|
İMAM
NEVEVİ ŞERHİ |
474 NOLU HADİS İÇİN
Senetteki
"el-Cahderi" adı Cahder olan bir atasına nispetledir. Kitabın baş
taraflarında açıklaması geçmişti.
"Muhammed
b. Ubeyd el-Gubari" de kabilenin atasına mensuptur. Bunun açıklaması da
daha önce geçmişti.
'1\llah
kıyamet gününde insanları toplar, bunun için ihtimam gösterirler. " Diğer
rivayette ise "onlara ilham olunur." Her iki lafzın anlamı birbirine
yakındır. Birincisi, onlar şefaatin istenmesi ve içinde bulundukları sıkıntılı
halin sona ermesine gereken itinayı gösterirler, demektir. İkincisinin anlamı
ise, yüce Allah kendilerine böyle bir istekte bulunmayı ilham eder,
şeklindedir.
ilham,
yüce Allah'ın kişinin içine herhangi bir işi yapmaya ya da terk etmeye iten bir
duyguyu bırakmasıdır. Allah en iyi bilendir.
Peygamberlerin
Günah İşlemesinin Hükmü
Yüce
Resulün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) insanların Adem'e, Nuh'a ve diğer
nebilere -Allah'ın salat ve selamları onlara- gidip de onlardan şefaat
etmelerini isteyeceklerini, nebilerin de onlara: "Sandığınız gibi biz bu
işi yapabilecek kimseler değiliz" deyip, işledikleri günahlarını
zikretmeleri. .. ne gelince; Şunu bilmek gerekir ki, fıkıh ve usul alimleri ile
diğer ilim adamları nebilerin -Allah'ın salM ve selamları onlara- masiyet
işlemelerinin caiz olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Kadı
İyaz -yüce Allah'ın rahmeti ona- bu meselenin asıl konularını özetleyerek
şunları söylemektedir: Nübüvvetten sonra kafir olmalarının asla mümkün olmadığı
hususunda görüş ayrılığı yoktur. Aksine onlar küfürden tamamen korunmuşlardır.
Nübüvvet gelmeden önce sözkonusu olup olmayacağı hususunda ise görüş
ayrılıkları vardır. Sahih olan bunun da mümkün olmadığıdır. Masiyetlere
gelince, her türlü büyük günahtan korunduklarında da görüş ayrılığı yoktur.
Ancak ilim adamları acaba bu hükme akıl yolu ile mi yoksa şer'ı delil yolu ile
mi varıldığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Üstat Ebu İshak (el-İsferainı) ve
onunla beraber (aynı kanaati ortaya atmış) olanlar bunun mucize delilinin
gereği olarak imkansız olduğunu söylemişlerdir.
Kadı
Ebu Bekr (el-Bakıllanı) ve ona muvafakat edenler de onların büyük günah
işlemediklerinin icma yoluyla bilindiğini söylemişlerdir. Mutezile'nin
kanaatine göre ise bu akıl yolu ile bilinen bir husustur.
Aynı
şekilde sözlü olarak tebliğ edilmesi gereken hususlarda da her durumda hatadan
korunduklarını da ittifakla kabul etmişlerdir. Fiili olarak tebliği sözkonusu
olan hususlara gelince, bazıları onların bu hususta doğrudan koruma altında
oldukları, unutmanın ve yanıImanın bu gibi hallerde haklarında caiz olmadığı
kanaatindedirler. (3/53) Namazda ve namazın dışında yanılma ile ilgili
hadisleri de yeri gelince açıklayacağımız şekilde tevil etmişlerdir.
Bizim
Horasanh kelamcı imamlarımızdan olan üstat Ebu'l-Muzaffer elİsferayını ve diğer
sufi meşayihinin kanaati budur. Fakat muhakkiklerin çoğunluğu ve ilim
adamlarının büyük bir kısmı bunun caiz olduğu ve bu hallerin kendilerinden
görüldüğü kanaatindedirler, hak olan da budur. Sonra da buna dikkat çekmeleri
ve bunu hatırlamaları ise mutlaka gereklidir. Bu da -kelamcı çoğunluğun
görüşünde olduğu gibi- ya derhalolur, yahut bazılarının görüşlerine göre vefat
etmelerinden önce olur. Böylelikle bunu bir hüküm olarak ortaya koysun ve
ömürleri bitmeden önce bunu beyan etsin, Allah'ın kendilerine indirdiklerini
tebliğ ettikleri sahih olarak ortaya çıksın.
Aynı
şekilde onların yapanı küçük düşüren, mevkiini aşağıya indiren, mürüwetini
alçaltan küçük günahlardan da korunmuş olduklarında hiçbir görüş ayrılığı
yoktur. Bununla birlikte bunların dışında kalan diğer küçük günahları işledikleri
hususunda görüş ayrılığı vardır. Selef ve halefin fakihlerinin, muhaddislerinin
ve kelamcılarının çoğunluğunun kanaatine göre bu gibi küçük günahları işlemiş
olmaları caizdir. Bu husustaki delilleri ise Kur'an-ı Kerim'in ve varid olmuş
haberlerin zahirinden anlaşılandır.
Bizim
imamlarımızdan olan fakih ve kelamcıların tahkik ve nazar ehlinden bir
topluluğun kanaatine göre ise, onlar büyük günahlardan korundukları gibi, küçük
günahlardan da korunmuşlardır. Nübüwet makamı onların bu gibi günahları işlemelerine
ve kasten yüce Allah'ın emrine muhalefet etmelerine el vermeyecek kadar yüksek
bir makamdır.
Bu
kanaate sahip olanlar, bu hususta delil gösterilen ayetleri ve varid olmuş
hadisleri açıklamış ve onları tevil etmişlerdir. Nebilerin bu türden yaptıkları
işlerin ancak onların kendi tevilleri, yanılmaları yahut sorgulanmaktan
çekindikleri bazı hususlarda yüce Allah'tan kendilerine verilmiş bir izin ile
ve bazı hususlarda nübüwetten önce olmuştur diye açıklamışlardır.
İşte
az önce açıkladığımız sebepler dolayısıyla hak olan mezhep (görüş) budur. Diğer
taraftan onların bu şekildeki bir hataları•sahih olarak sabit olsa bizim
onların fiillerine, takrirlerine ve söyledikleri sözlerinin bir çoğunluğuna
uymak yükümlülüğümüz kalmaz. Halbuki bunlara uymak hususunda görüş ayrılığı
yoktur. İlim adamlarının görüş ayrılığı ancak onlara uymanın vacip mi, mendub
mu, mübah mı olduğu yoksa Allah'a yakınlaştıncı ameller ile böyle olmayanlar
arasında ayınm gözetmek gerektiği hususunda mı olduğu hakkındadır.
Kadı
İyaz der ki: Bu hususta geniş açıklamalarımızı eş-Şifa adlı kitabımızda yapmış
ve orada başka bir eserde bulunmayacak kadar etraflı bilgiler vermiş, bu
husustaki zahir deliller hakkında yeteri kadar açıklamalarda bulunmuş
durumdayız.
Bazı
kimselerin bu kanaati Haricilere, Mutezile'ye ve bid'atçi birtakım taifelere
nispet etmiş olması seni dehşete düşürmesin; çünkü onların bu husustaki
yaklaşımları küçük günahlar sebebiyle tekfir yoludur. Bizler ise böyle bir
yoldan beri olduğumuzu yüce Allah'ın önünde itiraf ediyoruz.
Hadiste
Peygamberlerin işlediklerine işaret Ettikleri Günahları
Şimdi
nebilerin sözkonusu edilen şu hatalarına bakınız. Adem (aleyhisselfun) unutarak
ağaçtan yedi, Nuh (aleyhisselam) kafir olan bir kavme beddua etti,
Musa
(aleyhisselam) öldürmekle emrolunmadığı bir kafiri öldürdü, İbrahim
(aleyhisselam) kendisinin doğru bir açıdan söylediği bir söz ile kafirleri
savunur gibi oldu. (4/54) Bütün bunlar başkaları hakkında bile günah değilken,
onların bunlardan çekinmeleri bu yaptıklarını yüce Allah'ın emri üzerine
yapmamış olmalarıdır. Bu yaptıkları dolayısıyla bazılarına sitem edilmiş isede
bu, onların şanı yüce Allah'ı bilip tanıma (marifetullah)daki üstünlüklerinden
dolayıdır. -Kadı İyaz'ın (yüce Allah'ın rahmeti ona) sözleri burada sona
ermektedir.- Allah en iyi bilendir.
Adem
(aleyhisselam) hakkında: "Allah seni eliyle yarattı, sana ruhundan
üfledi" ibareleri teşrif izafeti (durumu sözkonusu edilenin şan ve
şerefini yüceltmek) türündendir.
"Zannettiğiniz
gibi ben bu işi yapabilecek kişi değilim." Ben bu işe ehil değilim,
demektir.
'~ma
yüce Allah'm gönderdiği ilk Resul olan Nuh'a gidiniz." İmam Ebu Abdullah
el-Mazeri dedi ki: Tarihçiler İdris (aleyhisselam)'ın, Nuh (a.s.)'ın dedesi
olduğunu zikrederler. Eğer İdris'in de Resul olarak gönderildiğine dair delil
ortaya konulabilirse, nesep bilginlerinin onun Nuh (Aleyhisselam)'dan olduğu
şeklindeki sözü doğru olamaz. Çünkü Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
Adem'den sonra gönderilmiş ilk Resulün Nuh (Aleyhisselam) olduğunu haber
vermektedir. Eğer buna dair delil ortaya konulamazsa, o zaman söyledikleri
doğru olur ve İdris (Aleyhisselam)'ın Resul olarak gönderilmemiş sadece bir
nebi olduğu kabul edilir.
Kadı
İyaz der ki: İdrİs'in İlyas'ın kendisi olduğu ve İsrailoğulları arasında bir
nebi olarak geldiği de söylenmiştir. Nitekim Yuşa b. Nun ile beraber bazı
haberlerde böyle belirtilmektedir. Eğer doğrusu bu ise o takdirde buna bir
itiraz da olmaz. Kadı İyaz der ki: Bunun gibi bir yaklaşım ile de Adem, Şit ve
onların beraberinde bulunanlara Resul olarak gönderildikleri şeklindeki itiraz
da ortadan kalkar. Eğer her ikisi de birer Resul ise o zaman Adem
(Aleyhisselam) kendi çocuklarına Resul olarak gönderilmişti. Onlar da henüz
kafir değildiler. Aksine onlara imanı ve yüce Allah'a itaati öğretmekle
emrolunmuştu. Ondan sonra Şit (Aleyhisselam) da Adem'in çocukları arasında ona
halef olmuştur .
•Halbuki
Nuh (Aleyhisselam)'ın yeryüzündeki kafir kimselere Resul olarak gönderilmesi
bundan farklıdır. (Yine) Kadı İyaz der ki: Ben Ebu'l-Hasan b. Batlal'ın böyle
bir itirazdan kurtulmak maksadıyla Adem (aleyhisselam)'ın Resul olmadığı
görüşünü benimsediğini gördüm. Ebu Zerr'in rivayet ettiği uzunca hadis ise Adem
ve İdris'in birer Resul olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Kadı İyaz'ın
sözleri burada sona ermektedir. Allah en iyi bilendir.
"Allah'ın
kendisini halil edindiği İbrahim'e gidiniz." Kadı lyaz (rahimehullah) dedi
ki: Halil edinmenin asıl anlamı özelolarak seçmek demektir. Asıl anlamının
ihtiyaç demek olan hulleden alınmış, Halil edinilmiş kimseye tamamen bağlanmak
olduğu da söylenmiştir. (3/55) İşte bundan dolayı İbrahim (aleyhisselam)'a
Halil denilmiştir. Çünkü o ihtiyacını yalnızca şanı yüce Rabbine açmış,
karşılanmasını yalnız ondan beklemiştir. Hulle (halillik)nin sırların içlerine
vakıf olmayı gerektiren katıksız sevgi ve bağlılık anlamında olduğu, muhabbet
ve taltifte bulunmak anlamına geldiği de söylenmiştir. -Bunlar Kadı lyaz'ın
açıklamalarıdır.-
İbnu'l-Enbari
dedi ki: Halil muhabbeti kamil olan, seven ve muhabbetin hakikatini eksiksiz
yerine getiren, sevilen anlamındadır. Her ikisinin de sevgisinde ne bir
eksiklik, ne de bir tutarsızlık bulunmaz.
Vilhidi
dedi ki: Bu seçilip tercih edilen görüştür. Çünkü Aziz ve Celil Allah
İbrahim'in halili, İbrahim de Allah'ın halilidir. Şanı yüce Allah'ın ihtiyaç
anlamındaki hulle kökünden türeyen bir kelime olarak Allah (tebareke ve teala)
İbrahim'in halilidir demek de caiz olmaz. Allah en iyi bilendir.
Nebi
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i bütün nebilerin -Allah'ın salat ve selamları
ona- söyleyeceklerini naklettiği: "Ben bu işi yapabilecek kişi değilim
yahut ben bu işin ehli değilim" sözleri hakkında da Kadı lyaz şunları
söylemektedir: Nebiler bu sözü alçak gönüllülüklerinden ve kendilerinden
yapılan bu isteği çok büyük bir iş gördüklerinden dolayı söyleyeceklerdir. Bu,
onların her birinin bu şekildeki bir şefaatin ve bu makam'ın kendisine ait
olmadığına, aksine bunun başkasının hakkı olduğuna bir işaret de olabilir.
Onların her biri diğerini gösterecek ve nihayet iş bu hususta ehil kılınmış
zata kadar gelecek. Onların bu işin ehlinin muayyen olarak Muhammed (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) olduğunu bilmiş olmaları ve onların her birisinin diğerine
havale etmesi, bu hususta şefaatin Nebimiz Muhammed (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)' e tedrici olarak ulaştırılması anlamında da olabilir.
Kadı
lyaz'a göre, bu işten yaşlıların küçüklere, babaların da çocuklarına göre
önemli hususlarda öne geçirileceği anlaşılmaktadır.
Nebi
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in bu hususta çabuk davranarak onların
çağrılarını kabul etmesi ise, bu lütfun ve bu yüksek makam'ın özelolarak
kendisine ait olduğundan emin olmasından dolayıdır. -Kadı lyaz'ın açıklamaları
bunlardır. -
Yüce
Allah'ın insanlara Adem ve ondan sonraki peygamberlere gidip bu işi ilk olarak
onlardan istemelerini ilham edip, baştan itibaren Nebimiz Muhammed (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'e gidip dilekte bulunmaları ilhamının verilmeyiş hikmeti ise
-Allah en iyi bilendir- Nebimiz Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
faziletini ortaya çıkarmaktır. Çünkü onlar ilk olarak ondan istekte bulunmuş
olsalardı başkasının da bunu yapabilip, gerçekleştirebileceği ihtimali olurdu.
Ama ondan başka yüce Allah'ın diğer Resullerinden ve seçkin kullarından istekte
bulunup, bunu kabul etmemeleri üzerine Resulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'den isteyip, onun da bu isteklerini kabul edip, maksatları hasıl olunca
onun en ileri derecede makamının yüksek, Allah'a yakınlığının mükemmel, değer
ve dostluğunun da pek Muazzam olduğunu ortaya koymaktadır.
Buradan
onun Resuller, insanlar ve melekler gibi yaratılmışların tümünden faziletli
olduğu anlaşılmaktadır. Bu pek büyük iş, Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'
den başka hiçbir kimsenin yerine getiremeyeceği en büyük şefaat
(eşşefaatu'l-uzma) dır. -Allah'ın salat ve selamları ona ve bütün Resullere.-
Allah en iyi bilendir.
Musa
(aleyhisselam) hakkında: ''Allah'ın kendisi ile özelolarak konuştuğu"
ifadesine gelince, bu ehl-i sünnetin icmaı ile zahiri üzere anlaşılmıştır
(3/56) ve muhakkak yüce Allah Musa (aleyhisselam) ile vasıtasız olarak işittiği
gerçek manada bir kelam ile konuşmuştur. Bundan dolayı ayette mastar ile tekid
edilmiştir. Kelam ise şam yüce Allah'ın sabit bir sıfatı olup, onun kelamı
başkasının kelamına benzemez.
İsa
(aleyhisselam) hakkında: ''Allah'ın ruhu ve kelimesi" tabirinin anlamı ile
ilgili açıklamalar iman bölümünün baş taraflarında geçti.
''Allah
'ın kendisine geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış olduğu bir kulolan
Muhammed' e gidiniz. " Bu, ilim adamlarının anlamı hakkında farklı kanaatler
ortaya koyduğu hususlardandır. Kadı İyaz der ki: Denildiğine göre geçmiş
günahlar nübüwetten öncekilerdir. Gelecekten kasıt ise nübüwetten sonra
günahtan korunmuş olmasıdır. Bir diğer açıklamaya göre bundan maksat ümmetinin
günahlarıdır.
Derim
ki: Eğer kastedilen bu ise o zaman maksat onların bazılarının günahlarının
bağışlanmasıdır. Yahut ebedi olarak cehennemde kalmaktan kurtulmalarıdır. Bir
diğer görüşe göre maksat onun yanılarak ve tevile dayanarak işlemiş olduğu
hatalardır. Bunu Taberi nakletmiş, Kuşeyri tercih etmiştir. Baban Adem'in
geçmiş günahı ve senin ümmetinin gelecek günahları diye de açıklanmıştır.
Bundan maksat senin günahların bağışlanmış olsa bile herhangi bir günah
dolayısıyla sen sorgulanmayacaksın diye açıklanmış, ayrıca bunun Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in günahtan uzak olduğu anlamına geldiği de
söylenmiştir. Allah en iyi bilendir.
"Bana
gelecekler, ben de Rabbimin huzuruna çıkmak için izin isteyeceğim ve bana izin
verilecek." Kadı İyaz (rahimehullah) dedi ki: Yani -Allah-u a'lem-
kendisine vaat olunmuş olan şefaat için yüce Allah'ın kendisine saklamış olduğu
ve Allah'ın kendisini o makama göndereceğini belirttiği Makam-ı Mahmud için ona
izin verilir. Enes ve Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadislerde belirtildiği
üzere Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in secde edip, yüce Allah'a hamd
ettikten ve ona şefaat için izin verilmesinden sonra ilk olarak "ümmetim
ümmetim" diyeceği belirtilmektedir. Bu hadisin bundan sonra gelecek (481
numara ile) Huzeyfe tarafından nakledilen rivayetinde ise şöyle denilmektedir:
"Muhammed (sallallahu a1eyhi ve sellem)'e gelecekler, o da ayağa kalkacak,
ona izin verilecek, emanet ve rahim (akrabalık) serbest bırakılacak. Biri
Sıratın sağında, diğeri Sıratın solunda duracak. Onlann ilkIeri şimşek gibi
geçecek" diye hadisi sevketmektedir. Böylelikle hadis muttasıl olmaktadır;
çünkü insanların bu hususta kendisine başvurduğu şefaat bu şefaattir. Bu ise
mevkif (hesap için durulacak yerldeki halden rahata kavuşturulmak ve kulların arasında
ayırt edici hükmü vermektir. İşte bundan sonra (3/57) ümmeti ve günahkarlar
hakkındaki şefaatine izin verilecek, nebilerin, meleklerin ve diğerlerinin
-Allah'ın salat ve selamları onlara- diğer hadiste geçtiği gibi şefaatine izin
verilecek.
Ru'yet
(Allah'ın görülmesi) ile ilgili daha önce geçen hadislerde de her ümmetin
dünyada iken ibadet ettiklerinin arkasından giderek haşredilecekleri sonra da
müminlerin münafıklardan ayırt edilecekleri, arkasından şefaatin
gerçekleşeceği, Sıratın konulacağı belirtilmiş idi.
Bu
da şöyle açıklanır: Ümmetlere dünyada iken ibadet ettiklerinin arkasından
gitmelerinin emredilmesi ayırt edici hükmün verilip, insanların mevkıfin
dehşetinden rahata kavuşturulmasının başlangıcıdır. Makam-ı Mahmud'un başı da
odur. İzin verileceğinden söz edilen şefaat ise Sırat üzerinde günahkarlar
hakkında yapılacak şefaattir. Hadislerin zahirinden anlaşılan budur. Bu da hem
Nebimiz Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in, hem başkalarının yapacağı
bir şefaattir. Hadislerde de açıkça belirtildiği gibi bundan sonra ise
cehenneme girmiş olanlar hakkında yapılan şefaati sözkonusu etmektedir.
Bu
şekilde hadislerin metinleri telif edilmekte ve yüce Allah'ın izniyle anlamları
da uygun bir şekilde sıraya girmiş olmaktadır. -Kadı İyaz'ın açıklamaları
burada sona ermektedir. - Allah en iyi bilendir.
Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: "Cehennem ateşinde Kur'an'ın
alıkoyduğundan başkası kalmadı" sözleri de hakkında ebedilik hükmü
gerekenler dışında kimse kalmadı, demektir. Yani "hakkında ebedi kalmanın
icab ettiği kimse" şeklindeki açıklamanın Müslim'in -yüce Allah'ın rahmeti
onade belirttiği üzere hadisin ravisi Katade'nin bir tefsiridir. Bu tefsir
doğrudur. Bu da Kur'an-ı Kerim'in cehennemde ebedi olarak kalacağını haber
verdiği kimseler olan kaHrler demektir. Nitekim yüce Allah: "Doğrusu Allah
kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez." (Nisa, 48) buyurmaktadır.
Bu
ise hak ehlinin kabul ettiği ve sel efi n üzerinde icma ettiği tevhid üzere
ölen hiçbir kimsenin cehennem ateşinde kalmayacağı şeklindeki kanaatin lehine
bir delildir. Allah en iyi bilendir. (3/58)
"Sonra
onun yanına gelip Rabbim ... diyeceğim." Burada gelmekten kasıt önceleri
bulunduğum ve Rabbimden dilekte bulunduğum makam olan şefaat makamına dönerim,
demektir.